Işık ve Gölgeye Bir Bakış
Hatırlamak nedir? Neyi Hatırlarız? Zihin burada nasıl bir işlev görüyor? Peki zamanı nasıl sınıflandırıyoruz?
Dolaylı ya da yaşayarak öğrenmek ve bunları hatırlamayı deneyim olarak adlandırıyoruz.
Beyin mükemmel bir organ, düşünmene gerek kalmadan büyük matematik işlevleri yerine getiren bir arka plan çalışma mekanizmasına sahip. Yürürken sakız çiğneyebilirsin ya da gündelik işlerine odaklanabilirsin.
Yürümek! Ne kadar basit bir eylem. Her gün farkında olmadan gerçekleşen kas hafızası. Bilim insanları robotik biliminde bir adımın gerçekleşmesi için, denge, engel ve hareketin sürekliliği için denklem hesaplamaya çalışırken beyin sahibine hiç rahatsızlık vermeden bunu sağlıyor. Çukurları ve tehditleri hesaplıyor. Arada bir tökezlesen de, tüm hayatın boyunca kusursuz bir şekilde riskleri farkında olmadan atlattın. Sen yoluna devam ettin ve düşündün, günlük işlerini planladın, alışverişini tamamladın.
Bir kalemle, istediğimiz yere, istediğimiz şekli çizmek. Bir çatal ile yemeği ağzımıza taşımak. Saçlarını taramak… arka planda gerçekleşen binlerce işlevi hafife alıyoruz. İnsan harika şekilde gerçekleştirecek mekanizmanın sahibi. Düşünmeye, gerçekleşmesi gereken işlere, bir sonraki meydan okumaya hazırlanabiliriz. Yine de büyük çoğunluğumuz üç haneli iki rakamı çarpıp sonuca ulaşma konusunda ya da beş yıl önce okuduğumuz kitabı anımsamada yetersiz kalıyor. Nadiren bazı parlak zihinler bu konuda öne çıkıyor, bunu da üst zeka ya da duruma göre eşik altı zeka olarak adlandırıyoruz.
Zaman çizgisinde referans noktanız nedir? Doğumunuz mu? Önemli bir olayı dönüm noktası kabul etmeniz mi? Kitlesel bir olay mı? İnsanlığın var oluşu mu? Herkesin hayatında bazı şeyler o referansın öncesinde diğerleri ise sonrasında gerçekleşti. Kendimizi zaman içinde konumlandırmak istiyoruz. Tıpkı adresinizi, yaşadığınız yeri konumlandırıp, o kaybolma hissinden arınmak gibi.
11 Mart 2011 tarihinde Japonya saati ile 14:46’da 9 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi ve çok uzun sürdü. Japonya tarihinde gerçekleşen en büyük deprem ve dünyada kaydedilen en büyük beş depremden biriydi. Yirmi bin üzerinde insan öldü ya da bulunamadı. Yüz yirmi bin bina tamamen yıkıldı. Yerleşim bölgelerini vuran ortalama on metrelik tsunami dalgaları kaydedildi.
Yüzlerce insana, hayvana ve bitkiye ev sahipliği yapan Pasifik kıyıları bu deprem sonrasında büyük etki gördü. Onarılması yıllar sürecek kayıplar yaşandı. Doğal olarak süreç sonrasında bilimsel çalışmalar başladı. Depremin etkileri kayıt altına alındı. Ve bu çalışmalar bir gerçeği gün yüzüne çıkardı, Japon mihenk taşları. Bu taşların üç yüz ile altı yüz yıl arasında tarihlendiği belirlendi ve toplumsal hafızayı yeniledi.
Japonya’da yüzyıllar önce yerleştirilen taşların üzerinde kısaca evinizi bu çizginin altına yapmayın yazıyordu. Belirtilen noktalar tsunami’nin ulaştığı en yüksek noktaları işaret ediyordu. 1771 yılında ya da 1896 yılında büyük depremler yaşayan bölge insanları, sonraki kuşaklara aktarılacak ortak bir bilinç oluşturmak, yaşamı korumak için yerleştirmişti. Üç yüz yıl geçmeden binlerce insanı etkileyen benzer bir felaket yaşandı. Günümüzde Japon kültüründe bu taşlar bilinen bir gerçek.
Ortalama bir insan ömrünü 2025 yılında yetmiş üç yıl kabul ediliyor, bu rakam dünya ortalaması, 1900 senesinde bebek ölümleri çok fazla olduğu için otuz bir idi. Geçtiğimiz yüz yıl içinde bilimsel gelişim sayesinde bu rakamı iki katın üzerinde arttırmayı başardık.
Üç yüz yıl beş ila yedi jenerasyona eşittir. Japonya gibi kültürüne ve köklerine bağlı bir toplulukta bu süre içinde yaşanan felaket unutuldu, insanlar mesela bir balıkçı toplum bu süre içinde yeniden evini unuttuğu çizginin altına taşıdı ve 2011 yılında acı bir deneyimle yeniden hatırladı.
Bilimsel veriler ışığında modern insan, bizim atalarımız ortalama iki yüz ila dört yüz bin yıldır dünya üzerinde, son kitlesel yok oluş ise yetmiş bin yıl öncesine tarihlendiriliyor. Dünya üzerinde kalan çok az insan, çoğalarak, yayılarak insanlığı sürdürdü ve bu süreç içinde medeniyeti inşa ettik.
Başta sorduğumuz soruya dönelim, biz bu süreç içinde neyi hatırlıyoruz? Neden üç yüz yıl önce gerçekleşen bir felaket birkaç nesil sonra unutuluyor? Neden Göbekli Tepe’nin keşfini büyük zaferlerle kutluyoruz? Neden otuz bin yıl önce olan konular hakkında hiç fikrimiz yok? İkinci dünya savaşını ve insanın sebep olduğu büyük hasarı düşünün, günümüzde ırkçı ve ben merkezci düşünce yine yükselişte.
Peki farkında olmadan başardıklarımız? Bir insanın hayatta kalması küçükten büyüğe yaşadığımız alana baktığımızda bir mucize, yine de hayattayız, hedeflerimiz var, daha fazlası için çalışıyoruz ve çok azimliyiz. Sahip olduğumuz vücut büyük işler başarmak için yetenekli ve yeterli.
Büyük işler başaran insan beyni ortak mirası genellikle görmezden geliyor. Doğanın bize gösterdiği belirtileri umursamayabiliyoruz. Bazen içgüdümüzü bile hissedemiyoruz.
Zaman geçerken umursamadıklarını düşün, belki de hayatındaki eksik bunlardan birisidir. Küçük bir bilgi paketi, aslında sahip olup gözden kaçırdığın ve görebilseydin seni daha ileriye taşıyacak olan.
İnsan, güç ve acizlik arasındaki ince çizgide dengede duruyor, güce ne kadar yaklaşırsan çizgi inceliyor. Farkında olmak yaşam ile ölüm arasındaki çizgi olmak zorunda değil, bazen başarı ile başarısızlığı, yalnızlık ile dostlukları, umut ve umutsuzluğu ayırıyor.
Zamanı gölgeler ile bağdaştırıyoruz, ışık ve gölge saati insanın ilk geliştirdiği zaman ölçüm yöntemi, baktığın an görülen gölge bir an sonra yok oluyor. Bilgi de insan zihninde böyle değil mi? Küçük pırıltılar ile geçip giden gölgeler.
An’da kalın.